Tiyatronun merkezi eski başkent İstanbul, Cumhuriyet’ten sonra liderliğini ticarette sürdürse de kültür-sanattaki yerini başkent Ankara’ya kaptırdı. Ankara zamanla kendi
ulusal tiyatrosunu kazandı, opera ve bale toplulukları kuruldu ve bunların idarecileri Avrupa’dan gelenler oldu.
Ankara’ya bir sergievi gerekince 1933’te bir yarışma düzenlenmiş ve Mimar Şevki Balmumcu’nun projesi birinci olmuştu. Denetimini de bizzat kendisi yapan Ş. Balmumcu
30’ların mimari akımı Art Deco tarzındaki modern yapıyı 1935’te bitirdi.
Farklı sergileme işlevlerine sahip olan uzun, yatay bir ana kütleyle bunu dik kesen daha yüksek bir ikinci kütle ve kuleden oluşan yapı içinde bürolar, sinema ve 100 kişilik bir de
lokanta salonu yer alır. Sanayi, tarım ve sanat gibi alanlardaki atılımları sergilemesi açısından da gelişen yeni Türkiye’nin simgesi olarak nitelendirilir. Ankara Sergi Evi, faaliyette
olduğu süre boyunca Cumhuriyetin kalkınma hamlelerini yansıtan sergilere ev sahipliği yapar ve Atatürk’ün ilerici düşüncelerinin tezahür ettiği sanatsal sergilerin yansıdığı bir
mekân olur.
Ancak Sergievi 1948’de- Hitler Almanya’sından kaçıp gelen mimarlardan- Alman uyruklu Paul Bonatz tarafından opera ve tiyatro binasına çevrildi. Oysa binayı değiştirme hakkı
eser sahibi Balmumcu’ya aitti. Bu durum Şevki Balmumcu’yu derinden sarstı; küsüp köşesine çekildi. Bu sarsıntı onun sonraki dönem mesleki kariyerini de etkiledi.