Angara Galatia
Sergi Tablolarını İncele
Sizce yaşadığımız kenti ne kadar tanıyoruz?
Kendimizi ne kadar tanıyorsak yaşadığımız yeri de o kadar tanıyoruz galiba; yani pek fazla değil…
Tarihi, geçmişi dantel gibi işlemiş asma asansörlerle çıkılan, yüksek tavanlı, geniş camlı kim bilir hangi yazarların, hangi ressamların, hangi tiyatro sanatçılarının, hangi vekillerin, hangi bürokratların yaşadığı ve artık kentin simge yapılarından biri haline gelen, şimdi de benim iş yerim olan Evkaf Apartmanından (Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü) bir öğle arası, iş stersinden uzaklaşmak için çıkıp kendimi attığım bu eski, tarihi şehrin sokaklarında, bir gezginle karşılaştım. Ankara’ya çok fazla yabancı (gezgin) gelmediğinden hemen fark edilir bu insanlar. Bu gezgin, bir elinde telefon bir elinde harita, şaşkın ve ürkek bir şekilde bir yerleri aradığını fark edip ona baktığımı görünce hemen yanıma geldi ve “Burada bir kilise olmalı onu arıyorum, ama yok, yok, eski ve tarihi bir kilise” dedi… “Bilmiyorum ama evet yok, bir iz bile yok” diye cevap verdiğimde, aslında tarihe, sanat tarihine ilgi duyan biri olarak ben, yaşadığım şehri bilmediğimi o an fark ettim ve kendimi son derece kötü hissettim. Bunun üzerine bir çaba içine girerek, araştırarak, öğrenerek ne kadar eski ne kadar kadim ve zengin bir kültürün içinde yaşadığımı şaşkınlıkla fark ettim. Öğrendiklerimi başkaları ile paylaştığımda, insanlar da hayretle dinlediler beni. Onlara da ilginç geldi buraların bir zamanlar sütunlu yolları olan, gladyatörlerin savaştığı küçük bir Roma olması; bilmiyorlardı ben de bilmiyordum. Çankırı Caddesi’ndeki Roma Hamamı’nda bir sütunun yanında fotoğrafımı gören arkadaşlarım “sen ne zaman Efes’e gittin” diye sorabiliyorlardı. Bu kadim geçmişten İmparatorluğa geldiğimizde var olan “Sinagoglar”, “Kiliseler”, azınlıkların oturduğu mahalleler, hiçbiri yoktu artık ya da bugüne bıraktıkları belli belirsiz, silik bir iz var; ara ki bulasın cinsinden. Kurtuluş Savaşı döneminde ise konut, barınma önemli bir sorundu Ankara’da. Savaş sırasında ve öncesinde kentin seçkin ahşap yapıları, mahalleleri yangınlarla yok olduğundan, modern anlamda konaklama ve otel de olmadığından, acil olarak zamanın gereklerine uygun aynı zamanda yeni, özgün, yaşanabilir konutların olduğu bir şehir planlamasına ihtiyaç vardı. İlk şehremanetiyle beraber ilk şehir planlamacısı da İstanbul’dan getirtilmiş olan Lörcher’dir. Planlı yapılar, klasik üslupla tasarlanan kuleli şirin kapıları, bahçeleri olan bir kent dokusu yaratmaktaydı. Masalsı peyzajlar bir Avrupa kenti hissi yaratmakta, mütevazi bir şekilde de İstanbul’a bir özlem hissettirmekteydi. Cumhuriyet ile şehrin ilk sakinleri, şehre ilk kez gelenler, dönüş içinde olanlar; bürokratlar, devlet adamları, devlet memurları, ordu mensupları, doktor, mühendis, akademisyen ve önde gelen varlıklı toprak sahipleri idi. Bu şehrin yapıları yapay ve yalnız olarak eleştirilse de yine de romantik bir bakış açısıyla tasarlanmış simetrik planlı, Yeni Osmanlıcılık Akımı ile kuleleri, bahçeleri ve şirin pencereleri olan binalar olmuştu. Yıllar içinde şehir kendi ruhunu ve yapısını elbette oluşturacaktı ama bu nasıl olacaktı? Bugün gördüğümüz şehir yapısının elbette siyasi, ekonomik, sosyolojik birçok sebebi vardır: İşsizlik, köyden kente göç, hızlı nüfus atışı, sanayileşme, geçmişte şehir için planlanan konutların yetersiz kalması… Cumhuriyetin kurulması ile başkenti yeniden var etmek üzere davet edilen Jansen, şehri planladığı o günlerde nüfusun bu kadar artacağını elbette düşünememişti. 30-40 yıl içinde 60- 70 yıl sonrası için planlanan nüfusa ulaşılmıştı; ayrıca Batıdaki gibi kent bilincinin olmaması ve kar/rant getiren şehrin merkezindeki arsaların üzerinde her defasında tarihin, kültürün, geçmişin yok edilmesi ile kurulan yeni yapılar bizi bugüne taşımıştı. Binalarımız artık daha yükseğe ulaşıyor ama içleri boş, daha sağlam gibi gözükse de estetik bir değeri var mı? Bu nedenle var olan eski şehir korunarak, eski yapı ile uyumlu olması planlanan şehrimiz, aradan kısacık bir zaman dilimi geçmiş olmasına rağmen korunamamış, günümüze kadar varlığını sürdürememiştir. Şehirler insanlar gibidir çünkü onları yaratan insanlardır. Bir insana bakarak yaşadığı şehrin nasıl bir yer olduğunu anlamak mümkün müdür? Veya yaşadığı semti tahmin edebilir miyiz? Zor gibi görünse de modernleşen ve küreselleşen dünyamızda; insanlar, yemekler, müzikler, giyim-moda ve daha bir sürü şey artık aynı... Sanayileşen ve her şeyin standart/hazır olduğu bir dünyada modern binaların hazır beton, kalıp, kapı-pencere, demir vb. materyallerle üretilmesi yanında; kadın-erkek hiç fark etmez, tıpkı beyaz tişört, mavi bir kot pantolon ve sıradan bir spor ayakkabı giymiş insanlar gibi. Duygularından, düşüncelerinden emin olmayan insanlar, yaşadığı şehirlerde yaşadığı coğrafyayı bilemez, bastığı yeri tanımaz; günümüzün en büyük sorunlarından birisi budur kanımca. Kendini keşfeden, doğayı keşfeden kişi, bu içsel yolculukta farklı yerlere ulaştığı gibi hayatını sürdürdüğü şehirde de hiç bilmediği yerleri bulabilir, tanıyabilir. Bu farkındalık, yaşadığı mahalleden evrene kadar süren bir öğrenme ve saygıyı da beraberinde getirir. Belki de en azından benim için böyle. İnsanların bir ömrü olduğu gibi şehirlerin hatta o şehirdeki semtlerin de bir ömrü vardır. Ankara Kalesi ve çevresi iki bin yıldır yerleşim yeri iken Yeni Şehrin var olması ile yavaş yavaş önemini yitirmiş, bir zamanların gösterişli sokakları, caddeleri terkedilmiş ve unutulmuştu. Şu anda Kızılay bölgesi de aynı kaderi yaşamakta. Artık yeni yeni cazibe merkezleri ortaya çıkmakta ve insanlar da o bölgelere doğru kaymaktadır. Değişim, gelişme hayatın bir gerçeği ama eskiyi muhafaza ederek de ilerlemek mümkün değil midir? Daha yakın zamanda İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış olan birçok Avrupa kenti; yakılan, yıkılan yok olan bir duvarı, kalan binaları, apartmanları aslına uygun yeniden onarıyor, yapıyor ya da kent dokusuna uygun uyarlıyor. Biz bunu ne kadar yapabiliyoruz? Oysa ki bu coğrafya birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir açık hava müzesi gibidir. “Tarih bize mimarlığın evrimini öğretmişti, şimdi ise toplumun evrimini öğretiyor” (Willam Morris). Umutsuz olmayalım, yine de umut var aslında. Eski şehrin sokakları geçmişe göre daha güvenilir, daha temiz ve kültürel mekanlar bir parça daha sahipleniliyor, kamu binalarının bazıları üniversite ya da müze oluyor. Mekânların, güzel kafelerin yol kenarında masaları var ve insanları orada otururken görebiliyoruz. Sokaklar yeniden yaşamaya başladı sanki.
Bentderesi civarının turizme kazandırılması, Roma Tiyatrosu ve Hamamı’nın, Roma Yolu’nun gün yüzüne çıkması, Hacı Bayram Camii ve çevresinin düzenlenmesi, Ulus ve civarında yerel turizme yönelik tarihi ve kültürel turların yapılması ve benzeri şeyleri örnek gösterebiliriz artık. Gri ve betonlarla çevrilmiş, birbiri ile hiç de uyumlu olmayan yeni binaların arasında bu Orta Anadolu şehrini güzelleştiren yine de insanlarıdır. Güzel olan da belki Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi Zıtlar Mecmuasında gizlidir. “Bu terkiplerin en manalısı İmparator Augustus’un şerefine toprağa dikilmiş mermer bir kaside olan Roma mabedinin kalıntılarıyla yanı başındaki Hacı Bayrâm-ı Velî Camii’nin beraberce teşkil ettikleri zıtlar mecmuasıdır. Bitmiş veya tam diyebileceğimiz hiçbir eser bu toprağın macerasını bu kadar güzel hulasa edemez. Hacı Bayram’ı Roma kartalının bu mermer yuvasında çilehanesini seçmeye götüren gizli tesadüf nedir? Caminin altındaki dar çile odasında geçirdiği ibadet ve murakabe saatlerinde, yanı başında güneş vurdukça yaldızlı akislerle pırıldayan ve üstüne diz çöktüğü toprakta bir nevi iğva gibi gizlenmiş duran bu taştan dünya, kendisininkinden büsbütün ayrı zaferleri terennüm eden bu iyi yontulmuş mermerler, o sert ve kibirli Roma hemşerisi çehreleri acaba onu rahatsız etmiyor muydu? Bu velinin· rahmani rüyasına komşularının mağrur sükutundan sızan düşünce ve duyguları bilsek ne kadar iyi olacaktı.” Zıtlık sadece burada değil Roma Tiyatrosu’nun mermer sütunlarına yansıyan pavyon ışıklarının renklerinde de saklıdır. İşte bundandır ki sanat ve bilim insanı yetiştirmede başı çeken bu bozkır, ülkenin birçok sanat ve eğitim kurumuna, önemli müzik gurubu, önemli tiyatro sanatçısı, yazar ve ressamına ev sahipliği yapmıştır. Ulu Önderin adını verdiği bir çiftliği olan, modern park anlamında mekanları, insan eli ile oluşturulmuş ormanları, geniş araziler boyunca uzanan, yeşil şehirlerin başında olmaya başlamıştır Ankara’mız artık…
İnsanlar biraz burada yaşayıp daha sonra başka bir şehre gittiklerinde burayı özler oldular; artık Ankara’nın en sevilen yanı İstanbul’a dönüşü değil, buranın da kendine has özellikleri var. Ama yine de geçmişini, kültürünü tanıdıkları söylenemez.
İşte bu sergi, bu nedenle beş yıldır üzerinde çalışılmış, tasarlanmış, geçmişi, geçmişini unutan insanlara bir anımsatmadır. Durun, düşünün, ayak bastığınız toprak parçasını tanıyın, bilin. Başka ne derdimiz olabilir ki. Sevgilerimle…
-Kemal Alpaslan 2024
Ankara'nın Kısa Tarihi
Ankara ve çevresinin milyonlarca yıl önceki flora ve faunası ile bitki ve hayvan fosillerine ait bulgular Tabiat Tarihi Müzesi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi/Ankara Bölümünde sergilenmektedir. Tabiat Tarihi Müzesi’nde sergilenen, Ankara/Koserelik’te bulunmuş 193 milyon yıl yaşındaki dev bir Ammonoid (Mürekkep Balığı’nın atası) fosili ve Ankara/Beşkonak’taki balık fosili Ankara ve çevresinin uzun yıllar önce bir deniz olduğunu göstermektedir. Kazan İlçesi Güvenç mevkiinde bulduğumuz denize ait midye benzeri ve deniz yıldızlan gibi organizmalar da bu durumu desteklemektedir.
Anadolu’daki insan karakterli ilk fosil primat kalıntıları Fikret Ozansoy tarafından Ankara’da bulunmuş ve Ankara Pithecus Metai Ozansoy adı verilmiştir. Ankara ve çevresi tarih öncesi çağlardan itibaren sürekli olarak yerleşim görmüştür. Ankara’nın bilinen tarihi Paleolitik Çağa kadar uzanmaktadır. Bu döneme ait çeşitli eserlere Gâvurkale, Ergazi, Lodumlu ve Maltepe’de rastlanmıştır. Keçiören/ Solfasol, Çubuk Çayı yakınındaki Eti Yokuşu, Bağlum, Ayaş-Güdül yakınındaki Karalar ve Tuz Gölü’nün kuzey ve doğu kıyılarında Alt Paleolitik dönem eserleri bulunmuştur. Mezolitik Çağa ait eserler ise Macunköy’de ele geçirilmiştir.
Ankara Kalesi’nde yapılan çalışmalarda. Neolitik Çağa ait bir taş balta parçası bulunmuştur. Ahlatlıbel ile Koçumbeli’de Kalkolitik Çağ ve Tunç Çağına ait küçük saray kalıntıları ise buralarda küçük prensliklerin olduğunu kanıtlamaktadır. Ankara çevresindeki vadilerde Tunç Çağına ait bir ya da birkaç höyük bulunmuştur. Sincan, Atatürk Orman Çiftliği çevresi, Karaoğlan, Yalıncak, Karayavşan, Bitik ve Polatlı/Karahöyük bunlar arasında sayılabilir. Bu dönemde yerleşik yaşamın başladığı, hayvanların evcilleştirildiği ve tarımın yapıldığı bilinmektedir.
Kent merkezindeki ilk yerleşmenin Ankara Kalesi’nin bulunduğu bölge olduğu tahmin edilmektedir. İlkçağ kentleri için zorunlu olan üç koşul Ankara’da mevcuttu. Güvenlik açısından ulaşılması zor olan sarp kayalıklı tepe, gıda gereksinimi için Çubuk Ovası ve su için de Hatip Çayı. Hititlerin Ankara’yı askeri bir garnizon olarak kullandıkları sanılmaktadır. Her ne kadar kent merkezinde Hititlere ait hiçbir kalıntı elde edilememişse de Mürted Ovası yakınındaki M.O. 2000’e tarihlendirilen Bitik’te erken Hitit dönemine ait bir vazo ele geçirilmiştir. Haymana yakınlarındaki Gâvurkale’de ise Hititlere ait dinsel bir alan ve kaya kabartmaları bulunmuştur. Aynca, Karaoğlan, Ayaş/Asarcık-Tekke, Polatlı/Karahöyük-Yassıhöyük, Etimesgut, Sincan, Mogan/Hacılar, Haymana/Külhöyük ve Çubuk/Aktepe-Karadana’da Hitit kalıntılarına rastlanmıştır.
Hitit İmparatorluğu’nun tarihe karışmasından sonra kent ve çevresi M.Ö. 8-7. yüzyıllarda Frig egemenliğine girmiştir. Ankara’daki ilk önemli yerleşme Frigler döneminde olmuştur. Bu dönemin izlerine Augustus Tapınağı’nın duvarlarında rastlanır. Friglerin ana tanrıçası Kibele’nin oturduğu tepenin bugünkü Hacı Bayram Camii ve çevresi olduğu yapılan kazılarda bulunan Frig kalıntıları ile gösterilmiştir. Geç Hitit ve Frig kabartmaları Atatürk Orman Çiftliği/tren istasyonu, Bahçelievler, Gölbaşı ve Etimesgut’ta ele geçirilmiştir. Ayrıca Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir ve Bahçelievler arasında Frig nekropolünü oluşturan birçok tümülüs bulunmuştur. Bulunan bu eserler Anadolu Medeniyetler Müzesi ile ODTÜ Müzesi’nde sergilenmektedir. Bunun yanında Ulus kazısı, Karaoğlan, Hacılar, Bitik, Sincan höyüklerinde, Sincan/Tatlar, Ayaş/Gökler, Beypazarı/Boyalı-Fasılkaya ve Güdül/ Kirmir Çayı Vadisi’nin kaya mağaralarında Frig eserleri görülmüştür. Bu döneme ait en fazla eser Gordion’dA Kral Midas Tümülüsü’dür. MÖ. 696/695 yıllarında İran’dan gelen Kimmerlerin Frigya’yı istilası ile Frig Krallığı yıkılmıştır.
Kimmerlerin geri çekilmesinden sonra bölgede Lidyalılar egemenlik kurmuşlardır. Lidyalılar M.Ö. 547’ ye kadar hüküm sürmüşlerdir. Bu dönem kent, Kral Yolu üzerinde olması nedeniyle ticari ve askeri bir merkez konu¬muna girmiştir. Ankara doğudaki Perslerle ve batıdaki site devletleri arasında önemli bir pazar yeri olmuştur. Lidya Kralı Krezüs’ün M.Ö. 547’ de Pers Kralı Kyros’a yenilmesiyle kent Pers egemenliğine geçmiştir. Yaklaşık 200 yıllık Pers döneminde Ankara önemli bir ticaret merkezi olma konumunu korumuştur. Anadolu, Pers yönetiminde birçok satraplığa (valilik) bölünmüş ve Ankara, Daskyleion Satraplığı’nda yer almıştır. Persler Anadolu’da çok önemli yol ağları inşa etmişlerdir ve en önemlisi Kral Dareios’un kurduğu Kral Yolu’dur.
Daha sonra Makedonya Kralı Büyük İskender Anadolu’yu Helen dünyasına açmak için doğu seferine çıkarak M.Ö. 333 yılında Persleri tüm Anadolu’dan çıkarmıştır. İskender Kral Yolunu Tuz Gölü civarına kaydırdığı için Ankara bir süre ticari yönden önemsiz konuma düşmüştür. ‘Ancyra’ adı yazılı kaynaklarda ilk kez Büyük İskender’in Asya seferinde geçer. Büyük İskender Gordion’da ünlü düğümü keser ve daha sonra bir süre Ankara’da kalır. Onun M.Ö. 323 yılında Babil’de ölümü üzerine imparatorluk satraplıklara bölünerek, Ankara ve çevresi Antigonos’un payı¬na düşer. Bölge, M.Ö. 301’ deki Ipsos savaşında Antigonos’un ölümünden sonra, önce komutan ve satrap Lysimakhos’ un ve daha sonrada M.Ö.281’de Lidya’da Korupedion savaşında Lysimakhos’u yenen I.Selevkos’un eline geçer. M.Ö. 278- 189 yıllan arasında ise Galatlann egemenliğine girer.
Galatlar Avrupa’da Kelt olarak bilinen Kuzey Avrupa’dan Akdeniz’e kadar uzanan ge¬niş, istilacı ve yıkıcı bir kavimdir. 20.000 kişiyle hep doğudan batıya doğru bilinen göçlerin tersine batıdan doğuya gelerek Sakarya ve Kızılırmak arasında daha sonra Galatya adı verilen bölgeye yerleştiler. Galatlann üç kolundan biri olan Tektosag’lar Ankara’ya gelerek kendilerine başkent yaptılar. Diğer İki kol Pessinus (Sivrihisar/Ballıhisar) ve Tavium (Yozgat/Büyüknefes)’a yerleştiler. Ankara’nın belgelere dayalı düzeni Galatlarla başlar. Ankara’nın bu aralar çok geliştiği bilinmektedir. Sivrihisar yolundaki Karalar (Asarkaya), Bağlum/Hisartepe, Sincan-Yenikent/, Yeni KayıAkçaören-Esenler, Ayaş/Tiske-Karalar, Polatlı/Basrikale-Hisarlıkaya ve Beypazan/Tabanoğlu-Dikmenkale’de Galatlara ait kale kalıntıları bulunmuştur. Galatlar Romalılara karşı düşmanca tutuma girince M.Ö. 189’da Romalı General Vulso onları yapılan savaşta yendi ve yapılan barış anlaşmasıyla Ankara’yı tekrar Galatlara bıraktı. M.Ö. 168’ de Bergama (Pergamon) Krallığı Ankara’yı istila etti. Romalılar tekrar harekete geçince geri çekildiler. Daha sonra Pontus Krallığı istila etti. Bunun üzerine yapılan savaşta Romalılar Pontusları yendi. Tüm bu karışıklıklardan sonra Roma İmparatoru Augustus M.Ö. 25’ de Galatya’yı Roma’ya bağladı.
Ankara’nın en parlak dönemi Roma İmparatorluğu’nda Galatya eyaletinin başkenti olmasıyla başlar. Metropolis yani Anakent unvanı alır. Doğu Roma’nın merkezi İstanbul, Ankara ise dinlenme kenti olmuştur. Kent askeri açıdan stratejik bir öneme sahipti. Romalılar 600 yıl bölgeye hâkim oldular. İlk yıllarda kentin yönetimini Galat prenslerine bıraktılar. Kent Roma döneminde birçok yapılarla donatıldı ve diğer Roma kentlerinde olduğu gibi 12 semte (füle) bölündü, içişlerinde bağımsız ve demokratik olarak, halk tarafından seçilen meclislerle yönetildi. Bu dönemde kentin alt yapısı tamamlanmış ve Elmadağ’dan taş borularla su getirilmiştir. Tahıl üretimi, dokumacılık ve hayvancılık alanında büyük gelişmeler sağlanmıştır. MS. 3. yüzyılın başında İmparator Caracalla kale duvarlarını onartmıştır. 4. yüzyılın ortalarına doğru Hıristiyanlığın yayılmasıyla kent, dini bir merkez olup 314 ve 358’ de Saint Synode adıyla kurulan Hıristiyanlık Meclisinin önemli dini kararları almasında rol oynamıştır.
M.S. 3. yüzyılda Penslerin ve Gotların Anadolu’ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü yitirdi. Kentteki yapıların çoğu tahrip oldu ve kıtlık ortaya çıktı, imparatorlukta oluşan sosyal ve ekonomik çöküntü kentin çevresinin surlarla çevrilmesine neden olmuştur. M.S. 395’te İmparatorluk ikiye ayrılınca doğuda Bizans egemenliği başlamıştır. Bizans döneminde Ankara askeri ve ekonomik açıdan yine önemini korudu. Dokumacılık ve ticaret gelişti. M.S. 622’de Sasanilerin daha sonraları da Arapların saldırılarına uğradı. M.S. 806’da Harun-el-Reşit ve 839’da El-Mutasin’in yağmalarına maruz kaldı. Bu kısa süreli ele geçişlerden sonra Bizanslılar tekrar duruma hâkim oldular. 11.yüzyıla kadar bir barış dönemi oldu ve ticaret daha da gelişti. 11.yüzyılın ilk yarısındaki veba salgını, deprem ve kıtlık kentten göçlerin olmasına neden olmuştur.
1071 yılında Selçuklu Sultanı Alpaslan Malazgirt’te Bizans imparatoru R.Diogenes’i yendi. Ankara 1073 yılında ilk kez Türkler tarafından alındıysa da bu egemenlik kısa sürdü. Bizanslılar, Danişmentliler ve Selçuklular arasında kent birkaç kez el değiştirdi. 1101’de Haçlılar sırasında Bizanslılar, 1127’de Danişment Beyi Emir Gazi ve daha sonra oğlu Mehmet Gazi ve son olarak da 1143’de Selçuklu Sultanı I. Mesut tarafından ele geçirildi. 1155’te Mesut’un ölümü üzerine oğlu Şahinşah başa geçtiyse de kardeşi U. Kılıçarslan’a 1169 yılında yenildi. Sonuçta II. Kılıçarslan Anadolu’da Selçuklu Devleti’nin birliğini sağladı. Selçuklular döneminde özellikle 1219-1237 yıllan arasında Alaaddin Keykubat’ın hükümdarlığı sırasında Ankara parlak günler yaşamıştır. Kent askeri ve ekonomik yönden yeniden canlandı. Kale’yi onarttılar ve günümüze kadar gelen birçok önemli eserler bıraktılar.
II. Kılıçarslan ülkesini ölmeden önce oğulları arasında paylaştırdı. Muhiddin Mesut’un payına Ankara düştü. 1192’de babaları ölünce Tokat’ta bulunan kardeş Rükneddin Süleyman yaklaşık 3 yıl Ankara Kalesi’ni kuşattıktan sonra 1204’de Kale’yi ele geçirdi. Oğulları ile birlikte Muhiddin Mesut’u öldürdü. Beş gün sonra kendisi de öldü. Daha sonra kent sırasıyla III. Kılıçarslan ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in idaresine girdi. Keyhüsrev öldükten sonra Alaaddin Keykubat 1210 yılında Ankara’ya geldi ve kardeşi Izzeddin Keykavuş’un ölümü üzerine 1219 yılında sultan oldu. 13. yüzyıldan itibaren Moğolların ve İlhanlıların saldırılan sonucu tüm Selçuklu kentlerinde olduğu gibi Ankara da çok zarar gördü. 1243’de Selçuklular Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenildi. II. Gıyaseddin Keyhüsrev Ankara Kalesi’ne sığınmak zorunda kaldı. Anadolu’da Selçukluların güç kaybı devam etti. Selçuklular, İlhanlılar, İlhanlı valilerinden Eretnaoğulları ve Ahiler arasında kentte devamlı yönetim değişiklikleri oldu. 1304’de Ankara Moğolların İdaresine girdi ve Ahi Beyleri Moğolların denetiminde idareyi ele aldılar.
Orta Asya’nın büyük kentlerindeki esnaf ve zanaatkarlar Moğollardan kaçarak Anadolu’ya, özellikle de Ankara’ya gelmişlerdir. Ahiler döneminde ticaret gelişti. Sofçuluk ve dericilik kente özgü olarak önem kazandı. Esnaf teşkilatı olan Ahilik bu dönemde kurumlaşmıştır. 1308-1341 yıllan arasında İlhanlılar yönetimi ele almış ve tayin ettikleri valilerle yönetmişlerdir. Sivas Valisi Alaeddin Eretna I342’de Eretnalılar Devletini kurmuş ve Ankara bir dönem de onun belirlediği valilerle idare edilmiştir. 1354 yılında Orhan Gazi zamanında Süleyman Paşa tarafından Ankara Ahilerden savaşsız bir şekilde alınarak Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır.
1402 yılında Anadolu’yu istila eden Timurlenk, Yıldırım Sultan Beyazıd’ı Çubuk Ovası’nda Ankara Savaşı’nda yendi. Daha sonra Beyazıd’ın ölümü ve Timurlenk’in çekilmesi üzerine bir süre karışıklıklar yaşandı. Bu duruma 1410 yılında Çelebi Mehmet Ankara’yı alarak son verdi. Bundan sonra Ankara Osmanlılar için hem askeri açıdan hem de sofçuluk, kunduracılık, debbağlık ve bağcılık gibi ticari açıdan Önemli oldu. 16. yüzyılda Kanuni devrinde eyalet sistemi kurulurken Ankara bir süre Anadolu eyaletinin merkezi oldu. Daha sonra eyalet merkezi Kütahya’ya nak¬ledilince 1413’de sancak merkezi haline geldi. Bu arada şehrin nüfusu ve mahalle sayısı arttı.
1555 yılında Demschwam kent krokisini çizdi. 1558 yılında Şehzade Beyazıt isyanı ve 17. yüzyılın başında çıkan Celali isyanları kente büyük zarar verdi. 1623’ de Abaza Mehmet Paşa, 1651’ de Abaza Hasan Paşa ve 1652’ de İbiş Paşa’nın saldırısına uğrayan Ankara, huzuru Köprülüler devrinde buldu. Daha sonraları da 1832-1833 yıllan arasında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın orduları kente egemen oldular. 1836’ da II. Mahmut döneminde tekrar eyalet merkezi oldu. 1848-1850 ve 1855- 1859 yılları arasında Bozok eyalet olunca Ankara Sancağı buraya bağlanmış, nihayet 1860’dan sonra yeniden eyalet merkezi olmuştur. 19. yüzyılın ortalarından İtibaren Güney Afrika ve Kaliforniya’da tiftik keçisi yetiştirilmesi ve dokumacılıkta makineleşmenin başlaması sof ticaretine darbe vurmuştur. 1815 yılında büyük bir veba salgını ve 1847 yılında ise büyük bir kıtlık baş göstermiştir. 1839’da ilk defa Prusyalı subay Frederich Von Wincke kentin detaylı bir planını hazırlamış ve 1869’da ilk matbaa açılmıştır. 1892’de demiryolları kente ulaşmış ve 1916 yılında çıkan büyük yangın birçok mahallenin yanmasına neden olmuştur.
Kentte arka arkaya oluşan bu olumsuzluklar 27 Aralık 1919 yılında Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelmesiyle noktalanmıştır. Kurtuluş Savaşı sürecinde 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılmıştır. 13 Ekim 1923’ de Ankara başkent ilan edilmiş ve 29 Ekim 1923’de de Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara bozkırın ortasında çorak, bakımsız, sıtmalı bir kasaba görünümündeydi. Yaklaşık nüfusu 30.000 kişi kadardı. Ankara aradan geçen 80 yıl sonrasında hızla gelişerek modem ve çağdaş bir kent haline gelmiştir.